Bu yolculuk İstanbul'dan başladı — her şeyin başladığı ve bittiği yer. Sabiha Gökçen Havalimanı, sabah beş, güneş henüz doğmamış, terminal loşlukta uğulduyor. Check-in kuyruğunda beklerken etrafıma bak

Bu yolculuk İstanbul'dan başladı — her şeyin başladığı ve bittiği yer. Sabiha Gökçen Havalimanı, sabah beş, güneş henüz doğmamış, terminal loşlukta uğulduyor. Check-in kuyruğunda beklerken etrafıma baktım: iş adamları, tatilciler, öğrenciler, aileler. Herkesin bir yere gidişi var, herkesin bir nedeni. Benimki ne? Bilmiyordum. Belki kaçış, belki arayış, belki sadece hareket etme ihtiyacı.

Otuz sekiz yıl bu şehirde yaşadım. Kadıköy'de doğdum, Beyoğlu'nda büyüdüm, Beşiktaş'ta çalıştım, Üsküdar'da âşık oldum, Fatih'te kalp kırdım. Her sokağı biliyordum: Istiklal'in kalabalığını, Karaköy'ün balık kokusunu, Eminönü'nün ferbot düdüklerini, Bebek'in martılarını. Her mevsimi tanıyordum: yaz sıcağının kavurduğu asfaltı, kış poyrazının deldiği ceketi, bahar yağmurlarının ıslattığı ıhlamurları. Her şeyi biliyordum. Ama bilmek artık yetmiyordu.

Rutin insanı öldürür. Aynı yol, aynı metro, aynı büro, aynı kahve, aynı insanlar, aynı konuşmalar. Her gün bir önceki güne benzer, her hafta bir önceki haftanın kopyası. Yaşamak değil buna, sadece nefes almak. Ve bir gün, herhangi bir gün, hiçbir özel şey olmadan, karar verdim: gitmek. Nereye? Bilmiyorum. Ne kadar süreyle? Bilmiyorum. Neden? İşte onu biliyordum: hissetmek için.

İstanbul'dan kaçmak kolay değil. Bu şehir sizi bırakmaz, peşinizi bırakmaz, rüyalarınıza girer, sesinize sızar. Yirmi yıl önce göç etmiş arkadaşlarım var, hâlâ "bizim Kadıköy" diyorlar, hâlâ İstanbul havalarına bakıyorlar, hâlâ Türk kahvesi demliyorlar binlerce kilometre öteden. İstanbul bir şehir değil, bir deri, bir kimlik, bir lanet. Ama bazen lanetlerden kurtulmak için kaçmak gerekiyor. Kendinizi bulmak için kendinizi kaybetmeniz gerekiyor.

Uçak saat altıda kalktı. Pencere kenarı aldım, bilerek, son bir bakış için. Motor gürüldedi, pist kaydı, tekerler yerden kesildi. Ve orada gördüm: Boğaz, sabah sisiyle örtülü, köprüler ışıklarıyla yanıp sönen, vapurlar beyaz izler bırakan, minareler göğe uzanan. İstanbul, benim İstanbul'um, yavaşça küçüldü. Önce Marmara göründü, mavi ve sakin. Sonra Trakya, yeşil ve düz. Sonra Bulgaristan, dağlık ve yabancı. Avrupa uzanıyordu altımda, sınırsız ve bilinmez.

— ✦ —

İlk durak Viyana'ydı. Neden Viyana? Romantik bir sebep yok: bilet ucuzdu. Ama şehre indiğimde bir şey değişti. Kimse beni tanımıyordu. Kimse adımı bilmiyordu. Kimse benden bir şey beklemiyordu. Otuz sekiz yılın tüm kimlikleri — oğul, kardeş, arkadaş, meslektaş, komşu, vatandaş — geride kalmıştı. Ben sadece bendim. Adsız, geçmişsiz, geleceği belirsiz bir gezgin.

Bu özgürlük önce korkuttu. Alışkanlık zindandır ama tanıdık bir zindandır, duvarları bildik, rutini rahatlatıcı. Yeni olmak, bilinmez olmak, başka türlü bir cesaret ister. Viyana'nın sokaklarında yürürken, Stephansdom'un gölgesinde otururken, Schönbrunn'un bahçelerinde kaybolurken, o cesareti öğrendim. Yalnızlık başta acı verir, sonra özgürleştirir.

Viyana'dan Prag'a geçtim. Prag'dan Budapeşte'ye. Budapeşte'den Münih'e. Her şehir bir ders, her tren yolculuğu bir meditasyon. Pencereden manzara akar: tarlalar, köyler, ormanlar, nehirler. Dünya geçer, ben dururum. Ya da dünya durur, ben geçerim. Hangisi doğru bilmiyorum. Belki ikisi de doğru.

Seyahat bir kaçış mı, bir arayış mı? Bu soruyu çok sordum kendime. Cevap her seferinde farklı. Bazı günler kaçış — geçmişten, rutinden, tanıdık acılardan. Bazı günler arayış — yenilik, güzellik, anlam. Ve bazı günler ikisi de değil: sadece hareket, sadece değişim, sadece olma hali. Belki en dürüst cevap bu: neden aramıyorum, sadece yürüyorum.

Trenlerde çok zaman geçirdim. Avrupa'nın demiryolu ağı bir şaheser: hızlı, dakik, konforlu. Ve trenler düşünmek için ideal: manzara dikkat dağıtır ama rahatsız etmez, motor sesi sessizlik değil ama gürültü de değil, yolcular vardır ama yalnızsınız. Tren penceresinden Avrupa'yı izledim: Alplerin karlı zirvelerini, Toskana'nın yeşil tepelerini, Provence'ın lavanta tarlalarını, Hollanda'nın düz çayırlarını. Her manzara bir hikâye anlatıyor, her durak bir sayfa çeviriyor.

— ✦ —

İstanbul'u özlüyor muyum? Her gün. Bazen gecenin köründe uyanıyorum, rüyamda vapur düdüğü, boğaz rüzgârı, simit kokusu. Bazen bir kafede oturuyorum, Türk kahvesi arıyorum, bulamıyorum, içim burkuluyor. Bazen telefonu açıyorum, İstanbul'daki arkadaşları arıyorum, seslerini duyuyorum, gözlerim doluyor. Özlem garip bir duygu: hem acı verir hem tatlı, hem iteler hem çeker.

Ama özlem geri dönmek için yeterli değil. Henüz değil. Çünkü henüz yolun sonuna gelmedim. Yolun sonu var mı bilmiyorum. Belki yok. Belki bu yolculuğun amacı bir yere varmak değil, sadece yürümek. Hareket etmek, görmek, tatmak, duymak, hissetmek. Yaşamak. Gerçekten yaşamak, rutinin değil.

Şimdi bu satırları yazarken, aylar sonra, hâlâ yoldayım. Hangi şehirde olduğum önemli değil — değişiyor nasılsa. Önemli olan hareket, değişim, yenilenme. Her sabah başka bir pencereden başka bir manzaraya uyanmak. Her akşam başka bir tavernada başka bir yemek tatmak. Her gece başka bir yastığa başını koymak. Yorucu mu? Evet. Yalnız mı? Bazen. Zor mu? Çok. Ama değerli mi? Kesinlikle.

İnsan neden seyahat eder? Görmek için mi, kaçmak için mi, bulmak için mi? Hepsinin biraz. Ama en derinde, belki, değişmek için. Aynı kalmak rahat, değişmek zor. Ve seyahat değişimi zorlar: yeni yerler, yeni insanlar, yeni diller, yeni tatlar. Her gün bir şey öğrenirsiniz, her hafta bir şey sorgularsınız, her ay biraz farklı olursunuz. Bu değişim ağrıtır bazen. Ama büyüme ağrısız olmaz.

İstanbul'a döneceğim bir gün. Biliyorum bunu. Boğaz'ın kıyısında oturacağım, vapurları seyredeceğim, martılara simit atacağım. Kadıköy'de balık ekmek yiyeceğim, Karaköy'de kahve içeceğim, Istiklal'de yürüyeceğim. Evime döneceğim. Ama o gün henüz gelmedi. Daha çok yürümem gereken yol var, daha çok görmem gereken yer, daha çok yazmam gereken hikâye.

Ve belki döndüğümde, İstanbul da değişmiş olacak. Ya da ben öyle göreceğim — çünkü ben değişmiş olacağım. Aynı şehir, farklı gözler. Aynı sokaklar, farklı ayaklar. Aynı deniz, farklı bir ruh.

O zamana kadar: yol devam ediyor. Ve ben yürüyorum.