Venedik'e herkes gibi San Marco'dan girdim. Vaporetto — şehrin su otobüsü — beni meydanın önüne bıraktı ve birden kendimi bir insan denizinin ortasında buldum. Kalabalık, gürültü, güvercin, selfie çubu

Venedik'e herkes gibi San Marco'dan girdim. Vaporetto — şehrin su otobüsü — beni meydanın önüne bıraktı ve birden kendimi bir insan denizinin ortasında buldum. Kalabalık, gürültü, güvercin, selfie çubuğu. Turist grupları bayrakların arkasında yürüyor, rehberler megafonla bağırıyor, satıcılar sahte Gucci çantası itiyor. "Bu mu?" dedim hayal kırıklığıyla. Binlerce fotoğrafta gördüğüm o romantik Venedik bu muydu?

Bir süre öylece durdum, ne yapacağımı bilmeden. San Marco Bazilikası karşımda yükseliyordu — Bizans altınları, gotik sivrilikleri, bin yıllık görkemiyle. Ama kalabalığın arasından görmek zordu, fotoğraf çekmek imkânsız. Doge Sarayı yanında, Campanile göğe uzanıyordu. Hepsi güzeldi ama hepsi de turist endüstrisinin dişlileri arasında öğütülmüş gibiydi.

Sonra bir yan sokağa saptım. San Marco'dan uzaklaştıkça kalabalık azaldı. İki köşe sonra neredeyse kimse yoktu. Üç köşe sonra ben ve Venedik baş başaydık. Ve gerçek Venedik başladı.

Venedik'te kaybolmak, bulunmaktır. San Marco'da turist olursunuz, arka sokaklarda gezgin. Turistlerin gitmediği köşelerde, yıkık duvarların yanında, sessiz kanallarda — asıl şehir orada. Google Maps'i kapat, içgüdülerine güven. Bir sonraki köşede ne olduğunu bilmemek, seyahatin gerçek hazzı.

Harita işe yaramıyordu. Venedik'in haritası diğer şehirlere benzemiyor — sokaklar birbirine giriyor, köprüler çoğalıyor, kanallar labirent oluşturuyor. Adres bulmak neredeyse imkânsız, numaralar mantıksız, sokak isimleri tekrarlıyor. Kayboldum. Ve hayatımın en güzel öğleden sonrasını yaşadım.

Bir köprüde oturdum, ayaklarımı sallandırdım. Köprü küçüktü, turist haritalarında işaretlenmemişti, adını bilmiyordum. Altımdan yeşil su akıyordu, duvarlara yosun tutmuştu, evlerin temelleri suyun içinde kayboluyordu. Bir gondol geçti — gondolcu şarkı söylemiyordu, turist yoktu çünkü gondolda. Sadece kürek çekiyordu, sessizce, ritmik, asırlardır yapıldığı gibi.

— ✦ —

Venedik suda yüzen bir şehir — ama aslında yüzmüyor, suyun üzerine çakılmış kazıkların üzerinde duruyor. On iki milyon kazık, altı yüz yıl önce bataklığa çakılmış. Üzerinde taş temeller, temellerin üzerinde binalar. Mühendislik harikası, ama doğaya karşı bir isyan da aynı zamanda. Ve doğa kazanıyor yavaş yavaş — şehir batıyor, her yıl birkaç milimetre, su yükseliyor, acqua alta — yüksek su — meydanları basıyor.

Cannaregio'ya yürüdüm — şehrin kuzeyinde, yerleşiklerin yaşadığı mahalle. Burada turist az, yerel hayat devam ediyor. Bakkallar, fırınlar, kuaförler, normal dükkânlar. Bir kadın balkondan çamaşır asıyordu, bir adam kapı önünde gazete okuyordu, çocuklar dar sokakta futbol oynuyordu — ama top suya düşmese, tehlike hep var.

Bir bacaro buldum — Venedik'in geleneksel şarap barı, bar e cicchetti. Küçücük bir dükkân, tezgahın üzeri atıştırmalıklarla dolu: baccalà mantecato — kremalaştırılmış tuzlu morina, sarde in saor — sirke ve soğanlı sardalya, polpette — küçük köfteler. Bir bardak Prosecco söyledim, tezgaha yaslandım, yerliler gibi.

Yanımdaki adam Venedikli'ydi — aksanından belliydi, beni görünce İngilizceye geçti. "Kaybolmuşsunuz," dedi, gülümseyerek. "En iyi şeyi yapıyorsunuz." Sohbet ettik. Venedik'te doğmuş büyümüş, turistlerin istilasından şikâyet ediyordu ama gitmiyordu. "Nereden gideceğim?" dedi, "bu şehir kemiklerimde." On beş dakika konuştuk, iki bardak daha içtik, Venedik'in gerçek hikâyelerini dinledim — turizmden önce balıkçılıkla geçinirlermiş, şimdi herkes otel çalıştırıyormuş.

Bir şehri anlamanın yolu turistik yerleri gezmek değil, yerlilerle konuşmak. Onlar size rehber kitaplarında yazmayan şeyleri anlatır — şikâyetleri, hayalleri, korkuları, umutları. Şehir bir harita değil, insanlardan oluşuyor. Ve insanlar hikâye anlatıyor.

Öğleden sonra Rialto Köprüsü'ne yürüdüm — Venedik'in en eski köprüsü, dört yüz yıllık. Köprünün üzerinde dükkânlar var, hediyelik eşya, deri çanta, Murano camı. Kalabalık ama San Marco kadar değil. Köprünün ortasından Grande Canal'a baktım — gondollar, vaporettolar, nakliye tekneleri. Şehrin ana damarı, trafik burada, ama trafik suda.

Akşama doğru San Marco'ya döndüm. Bir deney yapacaktım — aynı meydan, farklı saat. Ve haklıydım: meydan neredeyse boştu. Güneş batmış, tur otobüsleri gitmiş, turist grupları otellere çekilmişti. Basilika'nın mozaikleri loş ışıkta parlıyordu, altınlar bu karanlıkta daha sıcak görünüyordu. Meydanda sadece birkaç çift yürüyordu, bir adam köpeğini gezdiriyordu, bir çocuk güvercinleri kovalıyordu.

Campanile'nin önünde durdum, yukarı baktım. Doksan metre, dokuz yüz yıl. 1902'de çökmüş, yeniden inşa edilmiş — "olduğu yerde, olduğu gibi." Venedikliler böyle, geleneklerine bağlı, değişime direnen. Şehir batsa bile, şehrin ruhu batmıyor.

— ✦ —

Gece Dorsoduro'ya geçtim — şehrin güney mahallesi, öğrencilerin ve sanatçıların yeri. Akademi Köprüsü'nden geçtim, ahşap köprü, Grande Canal'ın en güzel manzarası burada. Santa Maria della Salute kilisesi karşıda, kubbesi gece ışıklarında parlıyor.

Bir meydanda oturdum, şarap içtim. Yanımda öğrenciler gülüşüyordu, bir köşede biri gitar çalıyordu, kediler sokak lambalarının altında geziniyordu. Venedik gece farklı — sessiz, gizemli, romantik klişenin ötesinde gerçekten romantik.

Otele dönerken yine kayboldumu — bu sefer bilerek. Her köşeyi dönmeden önce bir an durdum, sürprizi bekledim. Bir köşede küçük bir kilise çıktı, bir köşede terk edilmiş bir bahçe, bir köşede bir kanal ve bir tekne ve bir adam tekneyi bağlayan.

Venedik sabırlı olanı ödüllendiriyor. Acele eden San Marco'yu görür, gider. Bekleyen, kaybolmayı kabul eden, zaman ayıran — o gerçek Venedik'i görür. Suyun altındaki şehri, yüzeydekilerin arkasındaki derinliği.

Ve ben kayboldukça buldum. Venedik'i de, biraz kendimi de.