Amsterdam'a yağmurla geldim, yağmurla ayrıldım. Arada güneş gördüm mü? Belki birkaç saat, belki bir öğleden sonra, bulutların arasından sızan soluk ışıklar. Ama bu şehir yağmurda daha güzel — kanalları

Amsterdam'a yağmurla geldim, yağmurla ayrıldım. Arada güneş gördüm mü? Belki birkaç saat, belki bir öğleden sonra, bulutların arasından sızan soluk ışıklar. Ama bu şehir yağmurda daha güzel — kanalların yüzeyinde dans eden damlalar, ıslak kaldırımlarda yansıyan ışıklar, her şeyin daha parlak, daha canlı, daha yoğun görünmesi. Yağmur Amsterdam'ı yıkamıyor, cilalıyor.

Centraal İstasyonu'ndan çıktığımda gökyüzü kurşuniydi, o tipik Hollanda grisi, ne tam fırtına ne tam bulut, arada bir yerde. Önümde şehir uzanıyordu — kanallar, köprüler, dar evler, sivri çatılar. İlk izlenim: düzen. Her şey yerli yerinde, her kanal paralel, her ev aynı yükseklikte, her bisiklet sırayla park edilmiş. Hollandalılar mühendis ruhuyla yaşıyor, doğayı kontrol etmeyi öğrenmiş bir millet, denizi bile geri iten bir irade.

İlk yağmur damlası burnuma düştüğünde henüz Dam Meydanı'na varmamıştım. Sonra ikincisi, üçüncüsü, ve birden gökyüzü açıldı — ama güneşe değil, suya. Sağanak başlamıştı, o ani, sert, neredeyse kızgın Kuzey Avrupa sağanağı. Koşmaya başladım, bir köprünün altına sığındım, nefes nefese.

Hollandalılar yağmuru şikâyet etmez. Yağmur onların hayatının bir parçası, tıpkı bisikletler ve peynir gibi. Şemsiye taşımazlar bile çoğu — sadece ıslanırlar ve devam ederler. Yağmurla savaşmak yerine onunla yaşamayı seçmişler. Belki de bu yüzden bu kadar pratik, bu kadar düz, bu kadar doğrudan bir millettirler.

Köprünün altında sığınırken, kanalın karşısında dev pencereli bir eve baktım. Hollanda evlerinin pencereleri büyüktür — perde yoktur çoğunda, içerisi görünür, saklayacak bir şey yokmuş gibi. O evde biri piyano çalıyordu. Uzaktan, yağmurun arasından, zar zor duyabiliyordum: Chopin'in yağmur damlası prelüdü. Tesadüf olamazdı. Ya da belki her şey tesadüf, biz anlam yüklüyoruz.

Piyano sesi yağmura karışıyordu, damlalar kanala düşüyordu, kanalda daireler oluşuyordu, daireler birbirine değiyordu, kayboluyordu. On dakika, belki on beş, orada durdum, hiçbir şey yapmadan, sadece dinleyerek, izleyerek. Bazen en güzel anlar böyle gelir — plansız, beklenmedik, bir köprünün altında sığınırken.

— ✦ —

Yağmur dindiğinde yürümeye devam ettim. Amsterdam'ın merkezi küçük, yürünebilir, kaybolunabilir. Kanallar şehri halkalara bölüyor — Singel, Herengracht, Keizersgracht, Prinsengracht. Her kanal bir dönemin mirası, on yedinci yüzyılın altın çağından kalma, Hollanda'nın deniz imparatorluğunun zenginliğinin anıtı.

Anne Frank'ın evini ziyaret ettim. Prinsengracht 263, dışarıdan sıradan bir ev, içeride ise tarihin en karanlık sayfalarından biri. Dar merdivenler, gizli kitaplık kapısı, arka ek binanın küçücük odaları. Anne burada iki yıl yaşamış — 1942'den 1944'e — ailesiyle birlikte, Nazilerden saklanarak. Hiç dışarı çıkmadan, pencereden bakmak bile yasak, gündüz ayakkabılarını bile çıkarmak zorundaydılar ses çıkmasın diye.

Odaları gezerken boğazım düğümlendi. Bu kadar küçük bir alanda, bu kadar uzun süre, bu kadar genç bir kız. On üç yaşında girmiş buraya, on beş yaşında çıkarılmış, Bergen-Belsen'de ölmüş. Günlüğü kalmış — dünyanın en çok okunan kitaplarından biri. Anne Frank Holokost'un sembolü olmuş, ama o bir sembol değildi, bir çocuktu. Gülmek, oynamak, büyümek isteyen bir çocuk.

Anne Frank'ın evinden çıktığımda Amsterdam farklı görünüyordu. Aynı kanallar, aynı evler, aynı bisikletler — ama şimdi tarihin ağırlığını taşıyordu her biri. Bu güzel şehir, bu zarif evler, bir zamanlar kabustan geçmiş. Ve hayatta kalanlar, ölenler için taşımaya devam ediyor.

Akşama doğru Jordaan'a yürüdüm. Amsterdam'ın en şirin mahallesi — dar sokaklar, küçük dükkânlar, kahverengi kafeler. "Bruin cafe" diyorlar — kahverengi kafe, duvarları nikotin ve yaştan kararmış, tavanları alçak, ışıkları loş. Bir tanesine girdim, köşede bir masa buldum, bira söyledim. Hollanda birası — Heineken değil, yerel bir şey, adını hatırlamıyorum ama tadını hatırlıyorum.

Yanımdaki masada bir adam oturuyordu, altmış yaşlarında, gri bere, yuvarlak gözlükler. Kâğıda bir şeyler çiziyordu — baktım, şehrin haritasıydı. Ama bildiğimiz harita değil, hafızadan, hislerden çizilmiş bir harita. Kanallar eğri büğrü, evler karikatür gibi, köprüler devasa. "Turistik değil," dedi beni bakarken yakalayınca, "benim Amsterdam'ım."

Sohbet ettik. Adı Willem'di, emekli bir öğretmen, hayatını bu şehirde geçirmiş. "Amsterdam çok değişti," dedi, "ama ruhunu koruyor." Turizm patlaması, Airbnb, uyuşturucu turizmi — şikâyet ediyordu ama bırakıp gitmemişti. "Nereye gideceğim?" dedi, "burası evim." Evini sevmek için mükemmel olmasına gerek yok — eksikleriyle, sorunlarıyla, değişimiyle seviyorsunuz.

— ✦ —

Ertesi gün bisiklet kiraladım. Amsterdam'da bisiklet kullanmadan olmaz — şehrin yarısı bisikletli, yarısı yaya, arabalar azınlık. İlk on dakika kabustu: bisiklet yolları karmaşık, sinyaller farklı, herkes hızlı. Birkaç kez neredeyse çarptım, birkaç kez bana çarptılar. Ama sonra alıştım, akışa katıldım, şehri pedal çevirerek keşfetmeye başladım.

Vondelpark'a gittim — Amsterdam'ın en büyük parkı, şehrin yeşil akciğeri. Ağaçlar, çayırlar, göletler, banklar. İnsanlar piknik yapıyordu, köpekler koşturuyordu, çocuklar bisiklet sürüyordu. Bir banka oturdum, etrafı izledim. Hollandalılar dışarıda vakit geçirmeyi seviyor — hava nasıl olursa olsun, güneş nadiren çıksa bile. Belki de kıtlığın değerini artırması meselesi.

Rijksmuseum'a girdim. Hollanda'nın en büyük müzesi, on yedinci yüzyıl ressamlarının hazinesi. Rembrandt'ın "Gece Devriyesi" karşımda yükseldi — devasa tablo, ışık ve gölge oyunu, Hollanda'nın altın çağının sembolü. Vermeer'in "Sütçü Kadın"ına baktım — küçücük tablo, sade bir sahne, ama her detay mükemmel, ışık neredeyse dokunulabilir. Bu ressamlar ışığı yakalamış, bu sisli ülkede ışığın değerini bilmiş, onu tuvale hapsetmiş.

Amsterdam, özgürlükler şehri. Başka yerde yasak olan burada serbest, başka yerde tabu olan burada tartışılabilir. Ama asıl özgürlük bu değil. Asıl özgürlük, yağmur altında ıslanmayı kabul etmek, denizle savaşmak yerine onunla yaşamayı seçmek, farklı olanı dışlamak yerine yanına almak. Amsterdam'ın özgürlüğü, dünyaya bırak yaşasın diyen bir özgürlük.

Son akşam Red Light District'e yürüdüm — merak ettim, turistik değil, sosyolojik merak. Vitrinde kadınlar, sokaklarda bakışlar, neon ışıklar suda yansıyor. Garip bir atmosfer — açık, gizli değil, ama yine de tuhaf. Hollanda bu mesleği yasallaştırmış, kadınları korumaya çalışmış, vergi almış. İşe yarıyor mu? Bilmiyorum. Ama en azından karanlıkta değil, konuşuluyor, tartışılıyor.

Gece yarısı otele döndüm. Yağmur yine başlamıştı, yine ıslanmıştım, yine umursamıyordum. Amsterdam bana bir şey öğretti: kontrol edemediğiniz şeylerle savaşmayın, onlarla dans edin. Yağmur yağacak, kanal taşacak, rüzgâr esecek. Siz şemşiyenizi açın ya da açmayın, dünya dönmeye devam edecek. Ve bazen, en güzel anlar, ıslak bir köprünün altında, uzaktan gelen piyano sesiyle gelir.