Berlin, yaraları saklamamış bir şehir. Başka şehirler acı dolu geçmişlerini örter, siler, unutturur. Berlin tam tersini yapıyor — yaraları sergiliyor, onlardan öğreniyor, onlarla yüzleşiyor. Duvarın ka

Berlin, yaraları saklamamış bir şehir. Başka şehirler acı dolu geçmişlerini örter, siler, unutturur. Berlin tam tersini yapıyor — yaraları sergiliyor, onlardan öğreniyor, onlarla yüzleşiyor. Duvarın kalıntıları hâlâ orada, kurşun delikleri hâlâ duvarlarda, bomba çukurları hâlâ sokaklarda. Hatırlatmak için, unutturmamak için, bir daha olmasın diye.

Havaalanından şehre inerken ilk izlenim: gri. Gökyüzü gri, binalar gri, yollar gri. Ama bu kasvetli bir gri değil, dürüst bir gri. Berlin süslü bir şehir değil, güzel olmaya çalışmıyor, beğenilmek için çaba göstermiyor. Ne ise o, olduğu gibi sunuyor. Bu dürüstlük, paradoks bir şekilde, şehri çekici kılıyor.

İlk gün East Side Gallery'e gittim. Berlin Duvarı'nın en uzun korunmuş parçası — 1.3 kilometre beton, yüzden fazla sanatçının eserleriyle kaplı. 1989'da duvar yıkıldığında, sanatçılar bu gri betonu tuvale çevirdi. Şimdi açık hava galerisi, dünyanın en uzun açık hava galerisi belki.

Bu duvar bir zamanlar ölüm demekti. 1961'den 1989'a kadar Doğu ve Batı'yı ayırdı, aileleri böldü, hayatları parçaladı. Aşmaya çalışanlar vuruldu — en az 140 kişi, belki daha fazla, kesin sayı hâlâ bilinmiyor. Şimdi üzerinde sanat var, renkler var, umut var. İnsanlık böyle işliyor — en karanlık şeyleri bile güzelliğe dönüştürebiliyor.

En ünlü resmin önünde durdum — "Kardeş Öpücüğü". Sovyet lideri Brejnev ve Doğu Alman lideri Honecker dudak dudağa öpüşüyor. Altında yazıyor: "Tanrım, bu ölümcül aşktan kurtar beni." Gerçek bir fotoğraftan yapılmış — 1979'da Doğu Almanya'nın 30. yılı kutlamalarında çekilmiş. O zaman propaganda, şimdi ironi. Tarih bakış açısını değiştiriyor.

Yürüdüm, her resme baktım. Birinde Trabant — Doğu Almanya'nın sembol arabası — duvarı delip geçiyor. Birinde renkli yüzler özgürlüğü kutluyor. Birinde Martin Luther King, birinde John Lennon. Sanat politik, sanat isyan, sanat hafıza.

— ✦ —

Checkpoint Charlie'ye yürüdüm — Soğuk Savaş'ın en ünlü geçiş noktası. Amerikan ve Sovyet tankları burada burun buruna gelmişti, dünya üçüncü savaşın eşiğine gelmişti. Şimdi turistler fotoğraf çekiyor, sahte Amerikan askerleriyle poz veriyor, hatıra mağazaları Sovyet şapkası satıyor.

Tuhaf geldi. Burada insanlar ölmüştü, kaçmaya çalışırken vurulmuştu, aileler sonsuza dek ayrılmıştı. Şimdi eğlence parkı gibi, Disneyland versiyonu tarihin. Ama belki bu da bir tür zafer — dehşetin eğlenceye dönüşmesi, korkunun paraya tahvil edilmesi. Kapitalizm her şeyi tüketir, sosyalizmin bile kalıntılarını.

Topography of Terror müzesine girdim — Gestapo ve SS merkezinin kalıntıları üzerine kurulmuş. Bedava giriş, herkes görebilsin diye. Sergi Nazi rejiminin adım adım yükselişini anlatıyor — propaganda, baskı, toplama kampları, soykırım. Fotoğraflar, belgeler, tanıklıklar. İki saat kaldım, çıktığımda yorgundum — fiziksel değil, ruhsal yorgunluk.

Almanya, tarihin en karanlık sayfalarından birini yazdı. Ama bir şeyi de yaptı — yüzleşti. İnkâr etmedi, küçümsemedi, relativize etmedi. Kabul etti, özür diledi, hatırlamaya devam ediyor. Bu cesaret, bu dürüstlük, başka ülkelere örnek olmalı. Geçmişle yüzleşmek acı verir ama iyileşmenin tek yolu bu.

Holocaust Anıtı'na gittim — resmi adıyla "Katledilen Avrupa Yahudileri Anıtı". Brandenburg Kapısı'nın yakınında, şehrin tam merkezinde. 2711 beton blok, farklı yüksekliklerde, ızgara düzeninde. Uzaktan bakınca sıradan, içine girince labirent.

Blokların arasında yürümeye başladım. Başta dizlerime geliyorlardı, sonra belime, sonra omuzlarıma, sonra başımı aştılar. Zemin eğimli, inip çıkıyor, dengemi kaybediyorum. Gökyüzü küçüldü, sesler azaldı, yalnızlık arttı. Kayboldum — fiziksel olarak değil, duygusal olarak. Anıt bunu yapıyor: izolasyonu, desorientasyonu, çaresizliği hissettiriyor.

Ortada bir yerde durdum, etrafıma baktım. Beton bloklar her yerde, çıkış görünmüyor, gökyüzü sadece dar bir şerit. Altı milyon insan öldürüldü, altı milyon — rakam o kadar büyük ki anlamsızlaşıyor. Ama burada, bu blokların arasında, bir anlığına hissediyorsunuz. Bir anlığına bile hissetmek yeterli.

— ✦ —

Akşam Kreuzberg'e gittim — Berlin'in alternatif mahallesi, punk'ların, sanatçıların, göçmenlerin yeri. Duvarlar graffitiyle kaplı, sokaklar canlı, müzik her yerden geliyor. Bir döner yedim — Berlin'in gerçek yemeği belki, Türk göçmenler getirmiş, Almanlar benimsemiş.

Bir bara girdim, bira söyledim. Yanımdaki adam İngilizce konuşuyordu, Amerikalı olduğu anlaşılıyordu. Sohbet ettik. Berlin'e on yıl önce gelmiş, müzisyen, kira ucuz diye buraya taşınmış. "Berlin kabul eder," dedi, "kim olursan ol, nereden gelirsen gel, Berlin bir yer bulur sana."

Haklıydı belki. Berlin, hoşgörülü bir şehir — belki tarihin acı derslerinden, belki kozmopolit yapısından, belki de sadece umursamazlıktan. Kimse kimseyi yargılamıyor, herkes kendi işine bakıyor, farklılık normal.

Gece yarısı Reichstag'a yürüdüm — Alman parlamentosu, cam kubbesiyle ünlü. Gece ışıklandırması dramatikti, kubbe içinden görünüyordu, demokrasi şeffaf olmalı mesajı. 1933'te burada yangın çıkmış, Naziler bunu bahane edip diktatörlüğü kurmuş. 1989'da duvar yıkılınca birleşik Almanya'nın sembolü olmuş. Tarih katman katman, her katmanda başka bir ders.

Berlin, rahat bir şehir değil. Geçmişin ağırlığı her yerde, her köşede bir anıt, her duvarda bir iz. Ama dürüst bir şehir, kendini olduğu gibi gösteren, hatalarını kabul eden, iyileşmeye çalışan. Ve dürüstlük, rahatlıktan daha değerli. Çünkü rahat olmak kolay, dürüst olmak cesaret ister.