Barselona'ya gece vardım. Uçak inerken penceremden şehri gördüm — ızgara şeklinde dizilmiş ışıklar, Akdeniz'in karanlık sınırı, uzakta yanıp sönen deniz feneri. Havaalanından şehre inerken taksinin rad
Barselona'ya gece vardım. Uçak inerken penceremden şehri gördüm — ızgara şeklinde dizilmiş ışıklar, Akdeniz'in karanlık sınırı, uzakta yanıp sönen deniz feneri. Havaalanından şehre inerken taksinin radyosunda Katalan şarkıları çalıyordu, şoför ritme ayağıyla tempo tutuyordu, ben ise pencereden dışarı bakıyordum. Ve birden, ufukta, bir ışık gördüm — Sagrada Familia, gece aydınlatmasıyla gökyüzüne yükselen, sanki karanlığı delip geçmeye çalışan.
Yüz kırk yılı aşkın süredir yapılıyor bu kilise, hâlâ bitmedi. 1882'de başlamış inşaat, Gaudi 1926'da ölmüş, eseri tamamlayamadan. O zamandan beri nesiller değişti, savaşlar geçti, İspanya diktatörlükten demokrasiye geçti, dünya iki kez yıkılıp kuruldu — ama Sagrada Familia hâlâ yapılıyor. Gaudi'nin deliliği mi bu, dehası mı? Belki ikisi de aynı şey. Belki gerçek deha, ölümünüzden sonra da yaşayacak bir şey yaratabilmek.
Gaudi doğayı taklit etmedi, doğayı anladı. "Düz çizgi doğada yoktur," demişti, "düz çizgi insanın icadı, doğa eğrilerle konuşur." Ve tüm eserlerinde eğriler, spiraller, organik formlar kullandı. Ağaç dallarından ilham aldı, kemik yapısından öğrendi, deniz kabuklarını inceledi. Mimarisi bir biyoloji dersiydi.
Ertesi sabah Sagrada Familia'ya gittim. Bilet almıştım önceden, sıra uzundu yoksa. Kapıda durdum, boynum ağrıyana kadar yukarı baktım. Bu bir bina değil, taşa dönüşmüş bir rüya, kristalleşmiş bir hayal, üç boyutlu bir dua. Cepheler İncil'den sahneler anlatıyor — Doğuş Cephesi'nde İsa'nın doğumu, Tutku Cephesi'nde çarmıhı, Zafer Cephesi'nde (henüz bitmemiş) yükselişi. Her heykel, her kabartma, her detay bir sembol, bir anlam, bir hikâye.
İçeri girdiğimde nefesim kesildi. Dışarıdan gotik görünüyor ama içerisi bir orman — taş ağaçlar, dallar gibi açılan kolonlar, yapraklar gibi yayılan tavanlar. Işık her yerden süzülüyor, renkli vitraylardan geçiyor, mekânı gökkuşağına boyuyor. Sabah güneşi doğu pencerelerinden giriyor, mavi ve yeşil tonlar; akşam güneşi batı pencerelerinden, turuncu ve kırmızı. Gaudi ışığı tasarlamış, güneşi mimarisine dahil etmiş.
Kulelere çıktım — asansör ve dar merdivenler, dönüp duran spiral, aşağıda küçülen insanlar. Tepeden Barselona yayılıyordu — Eixample'ın ızgara planı, Montjuic tepesi, uzakta deniz. Gaudi bu manzarayı göremedi, kuleler onun ölümünden çok sonra tamamlandı. Ama hayal etti, çizdi, planladı. İnancı taştan güçlüydü.
Öğleden sonra Casa Batlló'ya yürüdüm — Gaudi'nin başka bir eseri, Passeig de Gràcia'da, şehrin en şık caddesinde. Cephesi bir deniz canavarının sırtı gibi — pullu, dalgalı, mavi-yeşil seramiklerle kaplı. Balkonlar kafatası şeklinde, pencereler kemik gibi, çatı ejderha sırtı. "Kemikler Evi" diyorlar — ama korkunç değil, masalsı.
İçerisi de dışarısı kadar çılgın. Hiçbir duvar düz değil, hiçbir köşe dik değil. Her şey akıyor, eriyor, dönüşüyor. Gaudi mobilyaları bile tasarlamış — sandalyeler insan bedenine uyumlu, kapı kolları ele oturuyor, her detay ergonomik ama yüz yıl önce ergonomi kelimesi yoktu bile. Adam geleceği görüyordu.
Barselona'nın iki yüzü var. Biri Gaudi'nin modernizmi — Art Nouveau'nun en çılgın hali, Katalan modernismo'nun zirvesi. Diğeri Gotik Mahalle — Roma'dan kalma surlar, ortaçağ katedralleri, dar sokaklar, gizli meydanlar. İkisi de güzel, ikisi de gerçek, ikisi de Barselona.
Akşama doğru Gotik Mahalle'ye indim. Labirent gibi sokaklar, kaldırım taşları kaygan, duvarlar yüzyılların izini taşıyor. Burada Roma vardı bir zamanlar — Barcino, küçük bir koloni. Sonra Vizigotlar, Araplar, Franklar. Ortaçağda Katalonya deniz imparatorluğu oldu, Akdeniz'e hükmetti. Sonra Kastilya ile birleşme, İspanya'nın bir parçası olma, özerklik mücadeleleri, iç savaş, Franco diktatörlüğü, demokrasi. Bu taşlar hepsini gördü.
Bir meydana çıktım — Plaça del Pi, ortasında çam ağacı, kenarında gotik kilise. Sokak müzisyeni flamenko çalıyordu, yaşlı bir adam, elinde yıpranmış gitar. Parası için değil, çalmak istediği için — bunu gözlerinden anlıyordunuz. Gözleri kapalıydı, başı hafifçe sallınıyordu, parmakları tellerde dans ediyordu. Beş dakika durdum, dinledim. Cebimden ne varsa bıraktım.
Gece La Rambla'ya çıktım. Barselona'nın ana arteri, Plaça Catalunya'dan limana inen yaya caddesi. Kalabalık hiç eksilmiyordu — turistler, yereller, sokak sanatçıları, hediyelik satıcıları. Ortada yürüyorsunuz, iki yanda trafik ama siz fark etmiyorsunuz, çünkü hayat ortada. Canlı heykeller — gümüş adam, altın kadın, korsan, şeytan — hareket etmeden duruyorlar, biri para atınca aniden kıpırdıyorlar, çocuklar çığlık atıyor.
La Boqueria'ya girdim — şehrin meşhur pazarı, La Rambla'nın ortasında. Renk patlaması — kırmızı domatesler, sarı limonlar, turuncu portakallar, pembe jamón, kahverengi çikolatalar. Taze sıkılmış meyve suyu içtim, deniz ürünleri tezgâhına baktım — langust, kalamar, ahtapot, midye, her şey taptaze, deniz kokusu hâlâ üzerinde. Bir tezgâhtan jamón söyledim, ince dilimlenmiş, ağızda eriyen.
Gece yarısına doğru sahile indim. Barceloneta plajı, yazın kalabalık ama gecesi sakin. Kumlara oturdum, dalgaları dinledim. Akdeniz'in sesi farklı — ılık, yavaş, neredeyse uyuşturucu. Uzakta yatlar ışıl ışıl, martılar gece bile uçuyor, şehrin sesi arkamda, denizin sesi önümde.
Son gün Park Güell'e çıktım — Gaudi'nin başka bir başyapıtı, şehre tepeden bakan bahçe. Aslında konut projesi olarak planlanmış — altmış ev, zenginler için ütopik bir topluluk. İki ev satılmış sadece, proje iflas etmiş, şehir parkı olmuş. Gaudi'nin en kişisel eseri belki — burada yaşamış, bu evlerden birinde ölmüş.
Park Güell'de oturdum, şehri seyrettim. Akdeniz ufukta parlıyordu, çatılar güneşte yanıyordu, Sagrada Familia kuleleriyle göğe uzanıyordu. Gaudi burada bir bahçe şehir hayal etmişti — insanların doğayla uyum içinde yaşayacağı, sanatın hayatın her anına nüfuz edeceği bir yer. Proje yarım kaldı ama hayal yaşıyor. Ve yarım bile mükemmel.
Barselona beni büyüledi — Gaudi'nin çılgınlığı, Gotik Mahalle'nin gizemsi, Akdeniz'in ılıklığı, Katalanların tutkusu. Bu şehir yaşıyor, nefes alıyor, dans ediyor. İspanya'nın bir parçası ama kendine ait, Avrupa'da ama Akdenizli, modern ama kadim. Ve her köşesinde Gaudi'nin gölgesi — eğri duvarlarda, renkli seramiklerde, göğe uzanan kulelerde.
Havaalanına giderken son kez arkama baktım. Sagrada Familia hâlâ oradaydı, hâlâ yapılıyordu, hâlâ büyüyordu. Belki bir gün bitecek, belki bitmeyecek. Ama önemli değil. Çünkü bazı eserler, süreç kadar önemli sonuç. Ve Gaudi bunu biliyordu.