Paris'e âşık çiftler için kurulmuş sanırsınız. Şehrin her köşesi romantizm fısıldıyor — Seine kıyısındaki banklar, Montmartre'ın dar sokakları, Eyfel Kulesi'nin altındaki çimler. Her yerde el ele tutuş
Paris'e âşık çiftler için kurulmuş sanırsınız. Şehrin her köşesi romantizm fısıldıyor — Seine kıyısındaki banklar, Montmartre'ın dar sokakları, Eyfel Kulesi'nin altındaki çimler. Her yerde el ele tutuşan insanlar, öpüşen çiftler, birbirlerine aşkla bakan gözler. Film setinden fırlama sahneler, gerçek mi montaj mı ayırt edemiyorsunuz. Peki ya yalnız gelenler? Biz görünmez miyiz? Paris bizi istemiyor mu?
Gare du Nord'dan çıktığımda akşam oluyordu. Metroya bindim, Saint-Germain-des-Prés'e gittim — sol yakası, entelektüellerin mahallesi, Sartre'ın ve Beauvoir'ın oturduğu kafeler. Sokakları yürüdüm, vitrinlere baktım, insanları izledim. Çiftler her yerdeydi — yürüyorlar, gülüşüyorlar, öpüşüyorlar. Ben tek başıma, elimde harita, sırtımda çanta.
Akşam yemeği zamanı bir bistro buldum. Camın arkasından içeriye baktım — sıcak görünüyordu, samimi, kalabalık ama çok değil. Girdim. Garson geldi, "Bonsoir, monsieur." Tek kişilik masa istediğimde kaşlarını kaldırdı. "Une personne?" diye sordu, inanamıyormuş gibi. Evet, bir kişi. Sadece ben. Suç mu?
Paris'te yalnız yemek yemek, bir tür isyan. Bu şehir sizi çift olmaya zorluyor, ikili masaları, romantik köşeleri, paylaşılan tatlılarıyla. Ama siz direniyorsunuz. Masanızda tek kadeh şarap, tek tabak yemek, tek kitap. Karşınızda boş sandalye ama boşluk değil, özgürlük. Kimseyle konuşmak zorunda değilsiniz, kimseyi dinlemek zorunda değilsiniz, sadece kendi düşüncelerinizle baş başasınız.
Garson beni köşedeki küçük bir masaya oturttu. Masa gerçekten küçüktü — tek kişilik, iki kişi zor sığar. Demek ki Paris'te de yalnızlar için yer varmış, sadece köşelerde, görünmez yerlerde. Menüye baktım, Fransızcam yetiyordu ama garson yine de yardım etti. "Coq au vin," dedim, şarapta pişirilmiş tavuk. "Et un verre de Bourgogne rouge," kırmızı Bourgogne şarabı.
Şarabım gelirken etrafı izlemeye başladım. Bistro küçüktü, on masa vardı belki, hepsi dolu. Duvarlar sararmış afişlerle kaplı — eski film posterleri, konser ilanları, fotoğraflar. Tavan alçak, ışık loş, hava hafif dumanlı — yasak olmasına rağmen biri gizlice sigara içmiş olmalı. Tipik Fransız bistrosu, klişe ama güzel klişe.
Yan masamda bir çift oturuyordu. Tartışıyorlardı — sessizce ama yoğun. Kadın bir şeyler söylüyor, adam başını sallıyor ama katılmıyormuş gibi. Arada bir ikisi de şarabından yudumluyordu, sonra tartışma devam ediyordu. Ne hakkında, bilmiyorum — Fransızcaları hızlıydı, anlayamıyordum. Ama beden dili evrensel: bu çift mutlu değildi.
Yemeğim geldi. Coq au vin, derin bir tabakta, koyu kırmızı sosun içinde tavuk parçaları, mantar, soğan, havuç. Yanında patates püresi, tereyağıyla parıldayan. Koku enfesti — şarap, kekik, defne yaprağı. İlk lokma: tavuk ağzımda eridi, sos zengin ve kompleks, saatlerce pişirilmiş olmalı. Fransız mutfağının en basit tariflerinden biri ama basitlikte mükemmellik var.
Yemek yerken gözlemlemeye devam ettim. Başka bir masada bir adam tek başına gazete okuyordu — benim gibi yalnız, ama hiç umursamıyor gibiydi. Gazetesine gömülmüş, arada yemeğinden bir lokma alıyor, şarabından bir yudum, sonra okumaya devam ediyor. Belki yıllardır böyle yiyor, belki karısını kaybetti, belki hiç evlenmedi. Hikâyesini bilmiyordum ama yalnızlığını tanıyordum.
Köşedeki masada bir grup arkadaş gülüşüyordu — beş kişi, muhtemelen eski dostlar, belki iş arkadaşları. Şarap şişeleri masada çoğalıyordu, sesler yükseliyordu, kahkahalar patıyordu. Kıskandım mı? Belki biraz. O kolektif neşe, o paylaşılan anlar, o "biz" duygusu — yalnız gezginin sahip olmadığı şeyler.
Ama yalnızlık da bir zenginlik. Yalnızken kendinizi dinlersiniz, kendinizi tanırsınız, kendinize zaman ayırırsınız. Gürültü yok, uzlaşma yok, beklenti yok. Sadece siz ve düşünceleriniz, siz ve gözlemleriniz, siz ve yemeğiniz. Ve bazen, en iyi sohbet içsel olandır.
Tatlı söyledim — crème brûlée, o klasik Fransız tatlısı, karamelize şeker kabuğu, altında kremamsı muhallebi. Kaşıkla kabuğu kırdım, o tatmin edici çıtırtı, altından yumuşacık krem çıktı. Vanilya kokusu, şeker tatlılığı, kremanın yoğunluğu. Mükemmel bir yemek için mükemmel bir final.
Kahve söyledim — espresso, küçük fincan, siyah, şekersiz. Fransızlar yemek sonrası sütsüz kahve içer, süt hazımsızlık yapar derler. İçtim, acıydı ama güzeldi, uyanıklık verdi, sindirimi kolaylaştırdı.
Hesabı istedim. Garson geldi, fiş getirdi, beni süzdü bir an. "Tout seul ce soir?" dedi. Bu gece tek başınıza mı? Evet, dedim. Bir anlık sessizlik, sonra gülümsedi. "C'est courageux," dedi. Cesurca. Beklediğim tepki değildi — acıma, merak, yargı bekleirdim. Ama cesaret mi? Belki haklıydı. Paris'te yalnız olmak cesaret ister.
Dışarı çıktığımda gece iyice çökmüştü. Sokak lambaları yanıyordu, kaldırımlar ıslaktı — yağmur mu yağdı, fark etmemiştim. Yürümeye başladım, hedef yok, sadece yürümek. Seine'e doğru gittim, kıyıya indim, nehir boyunca yürüdüm.
Köprülerden birinde durdum — Pont des Arts, eskiden aşk kilitleriyle kaplıydı, şimdi kilitleri kaldırmışlar ağırlık yüzünden. Nehre baktım, karanlık su akıyordu, ışıklar suda yansıyordu. Karşıda Louvre parlıyordu, arkamda Notre-Dame — restorasyonda hâlâ, yangından sonra. Paris yaralar alıyor ama iyileşiyor, yanıyor ama yeniden doğuyor.
Eyfel Kulesi uzakta parlıyordu — her saat başı ışıklar yanıp sönüyor, turistler çığlık atıyor, çiftler öpüşüyor. Ben uzaktan bakıyordum, yaklaşmadım. Kule beni çağırmıyordu, kalabalık beni itiyordu. Ama uzaktan güzeldi, her zaman güzeldi.
Otele dönerken düşündüm. Paris yalnızları sevmiyor belki ama yalnızlar Paris'i sevebilir. Bu şehir çiftlere satılıyor ama tek kişiye de açık. Sadece bakış açısı meselesi — romantik olmak için iki kişi olmak şart değil. Kendinizle romantik olabilirsiniz, şehirle romantik olabilirsiniz, hayatla romantik olabilirsiniz.
Ve o gece, o bistroda, o tek kişilik masada, şarabım ve coq au vin'imle — romantik bir akşam yemeği yedim. Tek başıma. Ve hiç utanmadım.