Floransa'ya vardığımda saat öğleni geçmişti. Güneş tam tepede, gölge bulmak neredeyse imkânsız. Santa Maria Novella İstasyonu'ndan çıktım — istasyonun kendisi bile bir mimari şaheser, 1930'ların rasyon
Floransa'ya vardığımda saat öğleni geçmişti. Güneş tam tepede, gölge bulmak neredeyse imkânsız. Santa Maria Novella İstasyonu'ndan çıktım — istasyonun kendisi bile bir mimari şaheser, 1930'ların rasyonalist tarzı, keskin hatlar, açık renkli taşlar — ve kendimi bir insan selinin ortasında buldum. Turist grupları bayrakların arkasında yürüyor, seyyar satıcılar su ve şemsiye satıyor, atlı faytonlar parke taşlarda şakırdıyordu. İlk izlenim: kaos. Ama bu güzel bir kaos, yaşayan bir şehrin kaçınılmaz gürültüsü.
Hava sıcaktı — Kasım olmasına rağmen, Akdeniz iklimi hâlâ yumuşak, hâlâ güneşli. Terlemeye başlamıştım, sırt çantamın askıları omuzlarıma yapışıyordu. Bir an durup şehre baktım. Karşımda Duomo'nun kubbesi yükseliyordu — Brunelleschi'nin dehası, altı yüz yıllık mühendislik harikası. O kırmızı tuğlalar, o sekizgen kubbe, o altın haç... Binlerce kez fotoğrafını görmüştüm ama gerçeğin karşısında yine de nefesim kesildi. Bazı şeyler ekrandan bakınca küçük kalıyor; gerçekte ise sizi eziyorlar, boyutunuzla yüzleşmenizi sağlıyorlar.
Floransa bir şehir değil; açık hava müzesi. Her köşede bir Rönesans eseri, her meydanda bir hikâye, her duvarda bir tarih. Ama en güzel eseri ne Botticelli'nin tabloları ne Michelangelo'nun heykelleri. En güzel eseri, güneşin taşlara vurduğu o altın rengi, o öğleden sonra ışığı, Toskana'nın sıcacık nefesi.
Duomo'ya doğru yürümeye başladım. Dar sokaklar, yüksek binalar, gölgeler. Floransa'nın sokakları labirent gibi — kaybolmak kolay, bulmak zor. Ama kaybolmak güzel, çünkü her dönüşte bir sürpriz var. Bir antikacı dükkânı, bir deri atölyesi, bir fırın, bir çeşme. Şehir katman katman, çağlar üst üste yığılmış, her kazıda yeni bir tarih çıkıyor.
Vaftizhanenin önünde durdum. Cennet Kapıları — Ghiberti'nin altın kaplama bronz kabartmaları. Michelangelo bu kapılara baktığında "gerçekten cennetin kapıları olabilirdi" demişti. Yirmi yedi yıl sürmüş yapımı, her panel bir İncil hikâyesi, her figür bir şaheser. Şimdi müzedeki kopyalar var kapıda, orijinaller içeride korunuyor. Ama kopya bile göz kamaştırıyor. Altın, güneşte parlıyor, kabartmalar gölgelerle derinlik kazanıyor.
Ponte Vecchio'ya yürüdüm. Arno Nehri üzerindeki bu eski köprü, Floransa'nın en ikonik simgesi belki. Ama bir köprü değil aslında — bir çarşı, bir sokak, bir yaşam alanı. İki yanı dükkânlarla kaplı, ortası yaya geçidi. Dükkânlar eskiden kasap dükkânlarıymış — Medici'ler kokudan şikâyet edince kuyumculara devredilmiş. Şimdi altın ve mücevher satan butikler sıralanmış, vitrinler pırıl pırıl, fiyatlar astronomik.
Köprünün ortasında durdum, Arno'ya baktım. Su yeşilimsi kahverengi, yavaş akıyor, güneş yüzeyinde dans ediyor. 1966'da bu nehir taşmış, şehri sular altında bırakmış, binlerce sanat eseri hasar görmüş. Floransa o felaketten kalkmış, eserlerini restore etmiş, yaralarını sarmış. Şehirler de insanlar gibi — düşerler, kalkarlar, yaralarıyla yaşamayı öğrenirler.
Köprünün öbür ucunda Oltrarno başlıyordu — Arno'nun ötesi, turistlerin daha az gittiği, yerel hayatın daha yoğun olduğu mahalle. Dar sokaklara daldım, duvarlardaki grafitileri, balkonlardaki çiçekleri, açık pencerelerdeki müzik seslerini takip ettim. Bir meydana çıktım — Santo Spirito. Ortada basit bir kilise, etrafında kafeler, banklar, ağaçlar. Burada turist yok denecek kadar az, yerli halk oturmuş sohbet ediyor, çocuklar top oynuyor.
Bir şehri tanımak için turistik yerlerin dışına çıkmak şart. Müzeler, meydanlar, anıtlar — bunlar şehrin vitrini. Ama asıl hayat arka sokaklarda, mahalle pazarlarında, yerel kafelerde. Orada insanlar poz vermiyor, orada hayat akmaya devam ediyor, orada şehrin nabzını tutabilirsiniz.
Köşede küçük bir kafe gördüm — dışarıda iki masa, içeride bir tezgah, duvarlarda eski fotoğraflar. Girdim. Garson yaşlı bir adamdı, yetmiş yaşlarında, kır saçlar, buruşuk yüz ama parlak gözler. "Un caffè, per favore," dedim. Adam başını salladı, espresso makinesini çalıştırdı. İtalyan kahvesi — ayakta içilir, hızlı içilir, ucuz içilir. Oturursanız fiyat iki katına çıkar. Ben tezgaha yaslandım, yerli usulü.
Kahvem geldiğinde yanında küçük bir biscotti vardı — badem kurabiyesi, sert, kahveye batırılınca yumuşayan. Adam söylemeden bırakmıştı, menüde yoktu. Göz kırptı ve uzaklaştı, başka bir müşteriye döndü. O küçük jest, o beklenmedik ikram, o sessiz cömertlik... Floransa'yı hatırlamamın sebebi Uffizi'deki tablolar değil, bu yaşlı garsonun göz kırpması. Bazen en büyük anılar, en küçük anlarda gizli.
Öğleden sonra Uffizi'ye gittim. Sıra uzundu ama bilet almıştım önceden, hızlı giriş. İçeri girdiğimde serinlik çarptı yüzüme — klima, modern müzeciliğin nimeti. Koridorlar uzayıp gidiyordu, tavanlar fresklerle kaplı, duvarlar tablolarla dolu. Medici'lerin koleksiyonu, yüzyılların birikimi, insanlığın en güzel yarattıkları.
Botticelli'nin "Venüs'ün Doğuşu" önünde durdum. Kalabalık vardı, herkes fotoğraf çekiyordu, ama ben sadece baktım. Venüs denizden doğuyor, rüzgârlar onu kıyıya taşıyor, bir nimf onu örtüyle karşılıyor. Beş yüz yıllık bir tablo ama renkleri canlı, çizgileri zarif, ifadesi düşsel. Botticelli neyi anlatmak istemiş? Güzelliği? Aşkı? Doğumu? Belki hepsini, belki hiçbirini. Sanat, yoruma açık. Her bakan farklı bir şey görür.
Michelangelo'nun "Tondo Doni"si önünde durdum — kutsal aile, garip pozlar, parlak renkler. Michelangelo ressam olmak istememiş, kendini heykeltıraş olarak görürmüş ama Sistine Şapeli'ni boyamış, bu tabloyu yapmış. Deha sınır tanımaz. Leonardo'nun "Magi'nin Tapınması"na baktım — yarım kalmış, taslak halinde ama yarım hali bile etkileyici. Leonardo hiçbir şeyi bitirmemiş, hep yeni projelere atlamış. Belki de mükemmeliyetçiliğin laneti: hiçbir şey yeterince iyi olmuyor, hep daha iyisi hayal ediliyor.
Müzeden çıktığımda akşam oluyordu. Güneş alçalmış, ışık yumuşamış, gölgeler uzamıştı. Piazzale Michelangelo'ya çıkmaya karar verdim — şehrin en iyi manzara noktası, gün batımı için ideal. Yürüdüm, tırmandım, merdivenleri çıktım. Nefes nefese kaldım ama değdi.
Floransa'yı tepeden görmek, şehri yeniden keşfetmek gibi. Aşağıdayken detaylarda kaybolursunuz — bir tablo, bir heykel, bir bina. Tepedeyken bütünü görürsünüz — kırmızı çatılar denizi, yükselen kuleler, kıvrılan nehir. Ve anlarsınız ki bu şehir bir şaheser, tek tek eserleri değil, bütünü bir sanat eseri.
Meydanda yüzlerce insan vardı, hepsi aynı yöne bakıyordu — batıya, güneşe, şehre. Bir yer buldum, oturdum, bekledim. Güneş alçaldıkça şehir renk değiştirdi. Önce altın sarısı, sonra turuncu, sonra pembe, sonra mor. Duomo'nun kubbesi ışıkta parlıyordu, Arno Nehri ayna gibi yansıtıyordu, siluet keskinleşiyordu. Etrafımdaki insanlar fotoğraf çekiyordu, ben sadece bakıyordum. Fotoğraf bu anı yakalayamaz, çünkü bu an sadece görüntü değil — sıcaklık, koku, ses, duygu. Bunları nasıl fotoğraflarsınız?
Güneş battığında şehir ışıklandı. Binlerce pencerede binlerce ışık yandı, sokak lambaları turuncu bir örtü serdi, Ponte Vecchio altın gibi parladı. Floransa, gece de güzel, gündüz de güzel, her mevsim güzel. İnsanlığın aydınlık yüzünün anıtı, karanlık çağlardan çıkışın sembolü, sanatın ve bilimin zafer kazandığı yer.
Yürüyerek indim, sokaklarda kayboldum, bir trattoria buldum, makarna yedim, şarap içtim. Floransa'da son gecem değildi ama ilk gecem kadar büyülüydü. Çünkü bazı şehirler tükenmez, her ziyarette yeni bir katman keşfedersiniz. Ve ben Floransa'yı daha yeni keşfetmeye başlamıştım.