Kapıdan içeri girdiğimde gözlük camlarım buharlaştı. Dışarıda Viyana'nın o meşhur, kemik sızlatan ayazı vardı; içeride ise yüz yıllık kahve kokusu ve porselen şıkırtısı. Gözlüklerimi çıkardım, montumun

Kapıdan içeri girdiğimde gözlük camlarım buharlaştı. Dışarıda Viyana'nın o meşhur, kemik sızlatan ayazı vardı; içeride ise yüz yıllık kahve kokusu ve porselen şıkırtısı. Gözlüklerimi çıkardım, montumun ucuyla sildim ve etrafıma baktım. Cafe Central, tıpkı fotoğraflarda gördüğüm gibiydi — ama fotoğraflar hiçbir zaman o kokuyu, o sıcaklığı, o sessizliği aktaramaz. Bir an için kendimi yüz yıl öncesine ışınlanmış gibi hissettim, sanki dışarıdaki modern Viyana bir rüyaydı ve asıl gerçeklik bu mermer masaların, bu kristal avizelerinin, bu kadife koltukların dünyasıydı.

Tavanlar yüksekti, belki altı metre, belki daha fazla. Kemerli pencerelerden süzülen solgun kış ışığı, mermer masaların üzerinde dans ediyordu. Duvarlar koyu yeşil kadife ile kaplıydı ve her köşede altın varaklı çerçeveler içinde eski Viyana manzaraları asılıydı. Tavan kemerlerinin birleştiği noktalarda, neredeyse görünmez çatlaklardan geçmişin fısıltıları sızıyor gibiydi. Bu mekânın duvarları, yüzyıl boyunca kaç konuşmaya tanık olmuştu? Kaç kalp burada kırılmış, kaç fikir burada doğmuş, kaç devrim burada planlanmıştı?

İçeri girdiğimde, önce kalabalığı fark ettim — ama bu garip bir kalabalıktı. Herkes konuşuyordu ama kimse bağırmıyordu. Fincanlar tabaklara değiyor, kaşıklar şekeri karıştırıyor, sayfalar çevriliyordu ama tüm bu sesler bir senfoni gibi birleşiyor, bir tür uyumlu uğultu oluşturuyordu. Modern kafelerdeki o sinir bozucu gürültüden eser yoktu. Burada insanlar hâlâ konuşmanın, dinlemenin, susmanın değerini biliyorlardı.

Bu mekân, zamanın durduğu yerlerden biri. Dışarıda 21. yüzyıl koşturup duruyor olabilir; içeride hâlâ Avusturya-Macaristan İmparatorluğu hüküm sürüyor. Her masada bir hayalet oturuyor — Freud belki şurada, Troçki şu köşede, Stefan Zweig pencere kenarında. Onları göremezsiniz ama varlıklarını hissedersiniz.

Garson, sanki Freud'un kendisiymiş gibi ciddi bir ifadeyle "Melange mı?" diye sordu. Başımı salladım. Adam uzaklaştı, adımları mermer zeminde yankılanırken ben etrafıma bakmaya devam ettim. Cafe Central, turistlerin fotoğraf çekmek için sıraya girdiği bir yer haline gelmiş olabilir ama köşedeki mermer masaya oturup gözlerinizi kapattığınızda, Troçki'nin hararetli tartışmalarını veya Stefan Zweig'ın dolma kaleminin kağıt üzerindeki hışırtısını hâlâ duyabilirsiniz. Tarih burada bir müze eşyası değil, havada asılı duran, nefes aldığınızda ciğerlerinize dolan bir şey.

Viyana kahve kültürü, basit bir içecek ritüelinin çok ötesinde. Bu şehirde kahve içmek, bir felsefi tutum, bir yaşam biçimi, neredeyse bir din. Avusturyalılar kahveyi on yedinci yüzyılda Osmanlı'dan almış — İkinci Viyana Kuşatması'ndan sonra Türklerin bıraktığı kahve çuvallarından. O günden beri kahve, Viyana'nın kimliğinin ayrılmaz bir parçası olmuş. Ama Viyana kahveyi sadece almamış, onu dönüştürmüş, kendi ruhuna uyarlamış, etrafına bir kültür inşa etmiş.

— ✦ —

Yan masamda yaşlı bir kadın oturuyordu. Seksen yaşlarında olmalıydı, belki daha fazla. Gümüş saçları zarif bir topuzla toplanmış, üzerinde eski moda ama kaliteli bir yün hırka vardı. Önünde yarısı yenmiş bir Apfelstrudel duruyordu. Çatalı tutan elleri titriyordu — yaşlılığın o kaçınılmaz işareti — ama gözleri pencereden dışarıya, karla kaplı sokağa sabitlenmiş, berraktı, uyanıktı, bir şeyler arıyordu.

Kim bilir kimi bekliyordu? Ya da kimi hatırlıyordu? Belki altmış yıl önce bu aynı masada, şimdi olmayan biriyle oturmuştu. Belki bu kafeye her hafta geliyordu, eski günlerin hayaletleriyle buluşmak için. Belki de sadece yalnızdı ve yalnızlığını evinin dört duvarı arasında değil, bu kalabalık ama huzurlu mekânda yaşamayı tercih ediyordu.

Fotoğraf makinem olsaydı, o kadının yüzündeki çizgilerin fotoğrafını çeker, "Viyana'da yalnızlık" etiketiyle paylaşırdım. Ve o anın büyüsü, bir "like" uğruna harcanırdı. Algoritma onu binlerce benzer fotoğrafın arasına gömer, üç saniye bakılır, kaydırılır, unutulurdu. Onun yerine not defterimi çıkardım ve yazmaya başladım. Kelimeler fotoğraflardan daha yavaş ama daha derin. Bir fotoğraf anı dondurur; bir paragraf anı yeniden yaratır, genişletir, anlam katar.

Kadın, Apfelstrudel'inden bir lokma daha aldı. Çatal tabağa değdiğinde çıkan ses, bana anneannemi hatırlattı. O da böyle yerdi — yavaş, dikkatli, her lokmanın tadını çıkararak. Anneannemi kaybedeli on beş yıl olmuştu ama işte, Viyana'nın ortasında, bir yabancının hareketlerinde onu yeniden bulmuştum. Seyahat bazen böyle işliyor. Gittiğiniz yerden çok, bıraktığınız yeri hatırlatıyor.

Bu şehir, melankoliyi bir sanat formuna dönüştürmüş. Viyana'da üzgün olmak ayıp değil, aksine bir tür asalet. Burada insanlar "nasılsın" diye sorduğunda gerçekten cevabı merak ediyorlar ve "kötüyüm" demek kabul görmüş bir cevap. Belki de bu yüzden Freud burada doğdu — bu şehir ruhun karanlık köşelerini keşfetmeyi, bastırmayı değil anlamayı tercih ediyor.

Kahvem geldi. Melange, Viyana'nın espresso ile buharla ısıtılmış sütten oluşan imza içeceği. Köpüğü tam kararında — ne çok ne az, kalınlığı parmak ucu kadar. Yanında küçük bir bardak su geldi, kristal berraklığında, soğuk. Bu su, Alplerin bin yıllık buzullarından süzülmüş, Viyana'nın çeşmelerinden akan aynı su. Garson fincana bir kurabiye de bırakmıştı — söylemeden, istemeden, sadece öyle olması gerektiği için.

İlk yudumu aldığımda gözlerimi kapattım. Kahve güçlüydü ama süt onu yumuşatmıştı. Acılık ve tatlılık mükemmel bir dengede buluşuyordu. Viyana, bu dengeyi her şeyde arıyordu — geçmiş ve gelecek, gelenek ve yenilik, neşe ve melankoli arasında. Bu şehir aşırılıklardan kaçıyor, ortayı buluyor, o orta noktada derinlik keşfediyordu.

— ✦ —

Pencereden dışarı baktım. Kar yağmaya başlamıştı — önce hafif, sonra yoğunlaşan, beyaz tanecikler. Sokaktaki insanlar hızlandı, yakalarını kaldırdı, adımlarını sıklaştırdı. Ama kafenin içindeki hiç kimse kıpırdamadı. Sanki dışarıdaki dünya bir ekranda akan film gibiydi, biz ise güvenli salonumuzda oturmuş seyirciler.

Stefan Zweig'ın bir yerde yazdığını hatırladım: "Viyana'da geçmiş hiçbir zaman gerçekten geçmez." Haklıydı. Bu şehir, geçmişi bir yük olarak değil, bir hazine olarak taşıyordu. Her bina, her sokak, her kafe bir hikâye anlatıyordu ve Viyanalılar bu hikâyeleri dinlemeye, anlatmaya, yaşatmaya devam ediyorlardı. Modernlik burada bir tehdit değil, geleneğin üzerine inşa edilen bir katmandı.

İkinci kahvemi söyledim — bu sefer bir Einspänner, tek atlı araba anlamına gelen, üzerinde kırbaç gibi kıvrılan krema yığınıyla gelen espresso. Viyana'da her kahvenin bir adı, bir hikâyesi, bir ritüeli var. Kleiner Brauner, Großer Brauner, Verlängerter, Kapuziner, Franziskaner... Bu isimler sadece içerik tarifi değil, birer kimlik. Hangi kahveyi söylediğiniz, kim olduğunuzu ele veriyor.

Einspänner geldiğinde, kremayı karıştırmadım — öyle içilmez Viyana'da. Kremayı dudaklarınızla iterek, altındaki sıcak kahveye ulaşırsınız. Soğuk krema ve sıcak kahve ağzınızda buluşur, kontrast bir lezzet patlaması yaratır. Basit bir şey aslında ama bu basitlikte bir ustalık, bir düşünülmüşlük var.

Yaşlı kadın hesabını ödedi ve kalktı. Çantasını koluna taktı, paltosunun düğmelerini ilikledi, bir anlığına bana baktı. Gülümsedim, o da gülümsedi — tanımadığımız insanlarla paylaştığımız o evrensel, sessiz iletişim. Sonra döndü ve yürüdü, kapıya doğru, karın içine, bilmediğim bir hayata.

Bir kafede yabancılarla paylaştığınız sessizlik, bazen arkadaşlarla paylaştığınız sohbetten daha değerli olabiliyor. Çünkü o sessizlikte beklenti yok, performans yok, rol yok. Sadece siz varsınız, onlar var ve arada şehrin ruhu var.

Dışarı çıktığımda kar kalınlaşmıştı. Kaldırımlar beyazlamaya başlamış, araba sesleri yumuşamış, şehir bir tür rüya haline bürünmüştü. Yürüdüm — nereye bilmiyordum, bilmek de istemiyordum. Kar taneleri yüzüme değiyor, eriyor, yeni taneler geliyordu. Her adımda ayakkabılarım karı eziyordu, o çıtırtı çocukluğumdan bir ses, bir anı.

Ringstrasse'ye çıktım — Viyana'nın görkemli çevre yolu, imparatorluk binalarıyla çevrili. Opera, Parlamento, Rathaus, hepsi karın altında daha da heybetli görünüyordu. Ama ben binalara değil, insanlara baktım. Koşturan, bekleyen, gülüşen, düşünen insanlar. Her birinin bir hikâyesi vardı ve ben o hikâyelerin hiçbirini bilmiyordum. Bu bilmezlik, garip bir özgürlük veriyordu. Yabancı olmanın, tanınmamanın, hiçbir role, hiçbir beklentiye hapsolmamanın özgürlüğü.

Akşam çökerken bir kitapçıya girdim. Raflar arasında dolaşırken bir Zweig kitabı buldum — "Dünün Dünyası", onun otobiyografisi, bir dönemin ağıdı. Satın aldım. Otele dönerken, metroda ilk sayfaları okudum. Zweig, bu şehrin, bu kültürün, bu dünyanın yok oluşunu anlatıyordu. İki dünya savaşı arasında yaşamış, her şeyin yıkılışını görmüş, sonunda dayanamayıp kendi canına kıymıştı. Brezilya'da, sürgünde, karısıyla birlikte.

Viyana, Zweig'ın anlattığı dünya değildi artık. İmparatorluk çökmüş, savaşlar geçmiş, dünya değişmişti. Ama bir şey kalmıştı — o ruh, o melankoli, o güzellik arayışı. Cafe Central hâlâ ayaktaydı, Melange hâlâ servis ediliyordu, insanlar hâlâ oturup saatlerce kahve içiyordu. Belki de bu, Viyana'nın gerçek mucizesiydi: değişirken aynı kalmak, modernleşirken geçmişi korumak, kaybederken hatırlamak.

Ve ben bu geçmişin içinde kaybolmaya razıydım. Çünkü bazen kaybolmak, bulunmanın tek yoludur.