Roma'ya gece geldim — Termini İstasyonu, kalabalık, gürültülü, kaotik. İtalya'nın başkenti böyle karşılıyor: plansız, düzensiz, canlı. Dışarı çıktım, ilk nefesi aldım, benzin ve pizza karışımı bir koku
Roma'ya gece geldim — Termini İstasyonu, kalabalık, gürültülü, kaotik. İtalya'nın başkenti böyle karşılıyor: plansız, düzensiz, canlı. Dışarı çıktım, ilk nefesi aldım, benzin ve pizza karışımı bir koku. Taksi kuyruğu uzun, sabır yok, klaksonlar çalıyor. Ama aldırmıyorum — Roma'dayım, ebedi şehir, dünya tarihinin merkezi. Birkaç dakika bekleyebilirim.
Roma'da her adımda tarih var — ama her köşede de kedi. Bu şehrin gerçek sahipleri kediler. Harabeler onların, çeşmeler onların, güneşli köşeler onların. İlk sabah yürüyüşümde saydım: on beş dakikada yedi kedi. Mermer sütunların dibinde uyuyanlar, antik duvarların üzerinde güneşlenenler, çeşmelerin kenarında su içenler. Roma kedileri tarihin içinde yaşıyor, tarihi umursamıyor.
Largo di Torre Argentina'yı ziyaret ettim — bu benim için özeldi. Burası normal bir meydan değil: yerin üç metre altında Roma döneminden kalma tapınak kalıntıları var. Dört tapınak, MÖ üçüncü-ikinci yüzyıldan, cumhuriyet döneminden. Ve bu harabelerin içinde yüzlerce kedi yaşıyor. Torre Argentina Kedi Barınağı burada faaliyet gösteriyor, gönüllüler tarafından işletiliyor, kedilere bakıyor, sahiplendiriyor.
Jül Sezar burada öldürüldü — 15 Mart 44 yılında, Pompey Tiyatrosu'nun önünde, Brutus ve yirmi üç senatör tarafından bıçaklandı. "Sen de mi Brutus?" — o ünlü son söz. Şimdi kediler onun kanının döküldüğü taşlarda uyuyor, güneş onları ısıtıyor, turistler yukarıdan fotoğraf çekiyor. Tarih ve günlük hayat iç içe, trajedi ve huzur yan yana.
Barınağa indim — ziyaretçilere açık, bağış kabul ediyorlar. Küçük bir dükkân var, kedi temalı hediyelikler satılıyor. İçeride gönüllü bir kadın çalışıyordu, İtalyanca konuştu, ben anlamadım, o İngilizce'ye geçti. "Burada 130 kedi var şu an," dedi, "hepsi sokaktan geldi, hepsine baktık, çoğunu sahiplendirdik." Kedilerin arasında dolaştım: yaşlılar, gençler, tek gözlüler, üç ayaklılar, sağlamlar. Her birinin hikâyesi vardı, her biri kurtarılmıştı.
Roma'nın kedi obsesyonu nereden geliyor? Tarih uzun: Romalılar kedileri Mısır'dan getirmiş, fareleri avlasınlar diye. Ortaçağ'da kilise kedileri şeytanla ilişkilendirmiş, katletmiş — veba salgınlarının bir nedeni bu olabilir, fareler arttıkça hastalık yayılmış. Rönesans'ta kediler affedilmiş, tekrar sevilmiş. Şimdi Roma'da kediler koruma altında: belediye kararıyla harabeler kedi kolonileri için yasal yaşam alanı ilan edilmiş. Kedi öldürmek suç, kedi beslemek erdem.
Öğleden sonra Trastevere'ye geçtim — Tiber Nehri'nin diğer yakası, eski işçi mahallesi, şimdi bohem merkezi. Dar sokaklar, sarmaşık kaplı duvarlar, yıkanmış çamaşırlar balkonlarda. Tavernalar her köşede, plastik sandalyeler kaldırımlarda, İtalyanca bağrışmalar havada. Turist var ama yerli de var, karışık bir kalabalık, samimi bir atmosfer.
Bir tavernaya oturdum — "Da Enzo" yazıyordu, küçük, sade, dolu. Bekledim, sıra vardı, menüyü inceledim. Cacio e pepe söyledim — Roma'nın klasik makarnası, sadece üç malzeme: makarna, pecorino peyniri, karabiber. Basit ama zor: peynir ve makarna suyu emülsiyon yapmalı, pürüzsüz, kremsi. Kötü yapılan cacio e pepe topaklanır, iyi yapılan eriyik altın gibidir.
Makarna geldi. Altın gibi değildi, platin gibiydi. Her çatalda lezzet patlaması: tuzlu peynir, yakıcı karabiber, nişastalı makarna. Şarap söyledim, yerel, Frascati, beyaz ve hafif. Ekmek taze, zeytinyağına bandım. Garson geveze, İtalyanca hızlı konuştu, ben gülümsedim, o da güldü. İtalya'da dil bilmemek sorun değil, jestler yeterli.
Roma mutfağı yoksulluk mutfağı — tarihte bu böyleydi. Zenginler kuzey İtalya'da yaşardı, Roma halkı artıklarla yetinirdi. Cacio e pepe çobanların yemeği: dağda peynir ve karabiber taşınabilir, uzun süre dayanır. Carbonara kasapların yemeği: yumurta, guanciale (domuz yanak eti), ucuz ve doyurucu. Ama yoksulluk yaratıcılık doğurur: Roma mutfağı şimdi dünyanın en sevilenlerinden.
Akşam yemeğinden sonra Tiber boyunca yürüdüm. Nehir akşam ışığında kahverengi-yeşil, köprüler eski ve süslü, kıyıda gençler oturmuş şarap içiyor. Castel Sant'Angelo göründü — Hadrianus'un mozolesi, sonra kale, sonra hapishane, sonra müze. Tarih katmanlı burada, her bina birkaç hayat yaşamış.
Gece Piazza Navona'ya ulaştım — Roma'nın en güzel meydanlarından biri. Bernini'nin Dört Nehir Çeşmesi ortada, barok bir şaheser: dört figür dört kıtanın dört büyük nehrini temsil ediyor — Nil, Ganj, Tuna, Rio de la Plata. Su şırıltısı, ışık oyunları, mermer heyketler. Etrafta restoranlar, kafeler, sokak sanatçıları. Bir adam ateş yutuyordu, çocuklar alkışlıyordu, aileler dondurma yiyordu. Roma gece vakti daha güzel, daha canlı, daha Roma.
Son günüm Kolezyum'a ayırdım — kaçınılmaz, zorunlu, hac ziyareti gibi. Biletimi önceden almıştım, sabah erkenden vardım. Kolezyum dev: dört kat, elli bin seyirci kapasitesi, beş yüz yıl kullanılmış. Burada gladyatörler dövüşmüş, hayvanlar öldürülmüş, mahkumlar idam edilmiş. Eğlence adına şiddet, kitleler adına kan.
İçeri girdim, arenanın ortasında durdum. Etrafımda taş basamaklar yükseliyordu, boş ama hayal dolu. İki bin yıl önce burada elli bin kişi bağırıyordu, yaşasın veya ölsün diye parmak kaldırıyordu. Gladyatörler burada öldü, aslanlar burada kükredi, imparatorlar burada gösteriş yaptı. Şimdi turistler selfie çekiyor. Garip mi? Belki. İnsani mi? Kesinlikle. İnsan değişmiyor: gösteri istiyor, heyecan istiyor, unutmak istiyor.
Kolezyum'dan çıkınca Forum Romanum'a geçtim — Roma'nın antik kalbi, cumhuriyetin merkezi. Tapınaklar, bazilikalar, zafer takları — şimdi hepsi harabe, ama hayal gücüyle canlanıyor. Sezar burada konuştu, senatörler burada tartıştı, kaderler burada belirlendi. İki bin yıl sonra ben burada yürüyorum, ayaklarımın altında imparatorluğun tozu.
Roma'yı anlamak için zaman gerekiyor. Bir hafta yetmez, bir ay yetmez, belki bir ömür yetmez. Her köşe bir hikâye, her taş bir yüzyıl. Buraya gelen herkes sadece yüzeyi kazıyor, derine inmek için yaşamak gerekiyor. Ama yüzey bile yeterli — yüzey bile büyüleyici.
Gece son yürüyüşüm Trevi Çeşmesi'neydi — en ünlü çeşme, en kalabalık nokta. Gece yarısına yakın, hâlâ kalabalık, her millet her dilden. Çeşmeye para attım — gelenek böyle, geri dönmek için. Sol elle, sağ omuz üzerinden, arkaya doğru. Para suya düştü, dilek kabul edildi. Döneceğim Roma'ya. Biliyorum.
Roma'dan ayrılırken son kez kedilere baktım — istasyonun önünde, güneşte uyuyan, dünyayı umursamayan. Roma onların, her zaman onların olmuş, onların olacak. İmparatorlar gelip geçiyor, turistler gelip geçiyor, kediler kalıyor. Belki de en akıllıları onlar: tarihi yaşamak yerine, tarihte uyuyorlar.