Salzburg'a Viyana'dan trenle geldim — iki buçuk saat, Alplerin eteklerinden, yeşil vadilerden geçerek. Pencereden manzara değiştikçe, düzlükler tepelere dönüştükçe, bir şeylerin farklılaştığını hissett
Salzburg'a Viyana'dan trenle geldim — iki buçuk saat, Alplerin eteklerinden, yeşil vadilerden geçerek. Pencereden manzara değiştikçe, düzlükler tepelere dönüştükçe, bir şeylerin farklılaştığını hissettim. Burası artık başka bir Avusturya'ydı. Daha küçük, daha samimi, daha taşra. Tren istasyonundan çıktığımda gökyüzü griydi, hafif bir yağmur çiselemesi vardı. Avusturya'nın bu kısmı böyle — dağların oluşturduğu mikro iklim, aniden değişen havalar.
Salzburg, Mozart'ın şehri. Her köşede onun adı, yüzü, müziği. Doğduğu ev müze olmuş, yaşadığı sokaklar turist rotası, çikolata topları onun adını taşıyor. Mozartkugel — çikolata kaplı marzipan topları, iki yüz yıldır üretiliyor, Salzburg'un en ünlü ihracatı. Vitrindekiler otantik mi yoksa fabrika ürünü mü? Fiyat farkından anlayabilirsiniz — elle yapılan orijinaller üç kat pahalı.
Ama gerçek Mozart hikâyesi, turist broşürlerinde anlatılandan farklı. Mozart buradan kaçmıştı — şehir ona dar gelmişti, piskopos-prens ile kavga etmişti, Viyana'nın parıltısı çekmişti. Salzburg onu sahipleniyor ama o Salzburg'u bırakmıştı. Bu bir çelişki, bir ironi, bir para kazanma stratejisi mi? Hepsi birden belki.
Wolfgang Amadeus Mozart, 27 Ocak 1756'da bu şehirde doğdu. Altı yaşında Avrupa turnesine çıktı — babası Leopold onu saraydan saraya gezdirdi, "mucize çocuk" olarak tanıttı. Kraliçeler dinledi, krallar alkışladı, paralar aktı. Ama para hep Leopold'a gitti, Wolfgang yoruldu, hastalandı. Salzburg'a döndüğünde, burası ona hep dar geldi. Viyana'ya gitti, orada yaşadı, orada öldü, orada yoksul bir mezara gömüldü. Ama Salzburg onu asla bırakmadı — bırakamazdı.
Getreidegasse'ye yürüdüm — şehrin en ünlü sokağı, ortaçağdan kalma dar bir geçit. Binalar birbirine yaslanmış, gökyüzü sadece ince bir şerit. Demir dövme tabelalar her dükkânın önünde — eski bir gelenek, okuma yazma bilmeyenlerin dükkânları tanıması için. Şimdi bu tabelalar Instagram'ın gözdesi, herkes fotoğraf çekiyor, kimse anlamlarını sormuyor.
Mozart'ın doğduğu ev Getreidegasse 9'da. Sarı boyalı, üç katlı, sıradan görünümlü bir bina. Dışarıda turist kuyruğu, içeride dar odalar, küçük pencereler. Mozart burada doğdu, burada büyüdü, burada ilk bestelerini yazdı. Üç odalı bir daireyde, ailesiyle birlikte, dar bir yaşam alanında. Deha bu daracık yerde mi yeşerdi? Evet, deha mekân tanımaz.
Müzeye girdim — bilet pahalı ama dahil. İçeride Mozart'ın çocukluk kemanı var, küçücük, bir oyuncak gibi. Piyanoları var, birden fazla, farklı dönemlerden. Mektupları var — Leopold'a, annesine, karısına Constanze'ye. Mozart'ın el yazısını inceledim: hızlı, düzensiz, aceleci. Notalarını da öyle yazardı — kafasında bitmiş parçayı kağıda dökerdi, düzeltme yapmazdı. Deha böyle bir şey: ilk seferde mükemmel.
Müzeden çıkınca Salzach Nehri'ne yürüdüm. Nehir şehri ikiye bölüyor — bir yanda eski şehir (Altstadt), öte yanda yeni şehir (Neustadt). Köprüden baktım: yeşil-mavi su akıyor, Alplerin eriyen karlarından geliyor, soğuk ve temiz. Nehir boyunca yürüdüm, kalelere baktım, kiliseleri saydım. Salzburg'un silüeti barok — kubbeler, kuleler, çan kuleleri. Müzik şehri, müzik mimarisi.
Öğle yemeğinde bir Gasthaus'a girdim — geleneksel Avusturya lokantası. Wiener Schnitzel söyledim, yanında patates salatası. Schnitzel geldi — tabağı kaplayan, altın sarısı, çıtır. Dana eti, ince dövülmüş, ekmek kırıntısıyla kaplanmış, tereyağında kızartılmış. Limon sıktım, kestim, çiğnedim. Mükemmel. Patates salatası ılık geldi, Avusturya usulü, sirke ve yağ sosunda. Bira söyledim, yerel bir Stiegl. Yemek bitti, mutlu oldum.
Salzburg mutfağı Viyana ile benzer ama daha rustik, daha dağ köyü. Kaşıntılar (Käsespätzle) — peynirli makarna, soğan ile. Germknödel — mayalı hamur topu, erik reçeli dolu, haşhaş tohumlu. Apfelstrudel — elmalı börek, vanilyalı sos ile. Tatlar yoğun, porsiyonlar büyük, kalori sayma diye bir kavram yok. Alpler insanı böyle besliyor — soğuk kışlara, uzun yürüyüşlere hazırlıyor.
Öğleden sonra Festung Hohensalzburg'a çıktım — Avrupa'nın en büyük, tamamen korunmuş ortaçağ kalelerinden biri. Füniküler var, on bir yüzyıldan beri tepede duruyor, asla ele geçirilmemiş. Yukarı çıkarken manzara genişledi — şehir küçüldü, dağlar büyüdü, nehir bir şerit oldu. Kale devasa — surlar, kuleler, avlular, odalar. İçinde müzeler var: silah müzesi, işkence müzesi, piskoposluk müzesi. Tarih burada katmanlı: Ortaçağ savunma, barok ihtişam, Nazi işgali, savaş sonrası restorasyon.
Kaleden Salzburg'a baktım. Aşağıda barok kiliseler, yeşil kubbeler, kırmızı çatılar. Uzakta Alpler, kar tepeler, bulutlu zirveler. Salzach Nehri şehri ikiye bölüyor, köprüler iki yakayı birleştiriyor. Gökyüzü açılmıştı, güneş çıkmıştı, her şey parlıyordu. Buradan bakınca Mozart'ın neden kaçtığını anlamak zor. Ama buradan bakınca özgürlüğün ne demek olduğunu da anlıyorsunuz — dağlar hem koruyor hem hapiste tutuyor.
Akşama doğru Mirabell Bahçeleri'ne indim — barok bahçe, geometrik çiçek tarhları, mermer heykeller. "Sound of Music" burada çekilmişti — Do-Re-Mi sahnesinde Maria ve çocuklar bu merdivenlerde koşmuştu. Şimdi turistler aynı pozu veriyor, rehberler aynı hikâyeyi anlatıyor. Film 1965'te çekilmiş, altmış yıl olmuş, hâlâ para kazandırıyor.
Ben film turlarına katılmadım. Bunun yerine bahçede oturdum, sessizliği dinledim. Çiçekler açmış — laleler, sümbüller, nergisler. Bahar Salzburg'da geç geliyor ama geldiğinde coşkulu. Kuşlar ötüyor, arılar uçuşuyor, çocuklar koşuşturuyor. Bahçenin ucundaki Mirabellschloss — pembe saray, şimdi belediye binası. İçinde evlendirme dairesi var, Mozart'ın yaşadığı şehirde evlenmek romantik mi? Belki. Pahalı kesin.
Gece eski şehirde yürüdüm. Turist kalabalığı azalmış, dükkânlar kapanmış, sokaklar sessizleşmiş. Bir bara girdim, şarap söyledim — Avusturya şarabı, Grüner Veltliner, hafif ve taze. Barda yaşlı bir adam vardı, yalnız, gazete okuyordu. "Turist misiniz?" dedi. Evet, dedim. "Mozart için mi geldiniz?" Kısmen, dedim. "Herkes Mozart için geliyor," dedi, "ama Mozart burada mutsuzdu." Biliyorum, dedim. "O zaman neden geliyorsunuz?" Mutlu olmak için değil, anlamak için, dedim. Gülümsedi, kadehini kaldırdı.
Salzburg, Mozart'ı sömürüyor mu? Evet, açıkça. Mozartkugel, Mozart sokağı, Mozart meydanı, Mozart festivali, Mozart oteli, Mozart restoranı. Ölmüş bir adamın adı üzerinden milyarlarca euro dönüyor. Ama bu sömürü olmasaydı, Salzburg şimdi ne olurdu? Küçük bir dağ kasabası, turistsiz, gelirsiş. Belki deha böyle ölümsüzleşiyor — yaşarken yoksul, ölünce servet kaynağı.
Mozart otuz beş yaşında öldü. Kısa bir hayat, bin eserin üzerinde — operalar, senfoniler, konçertolar, oda müzikleri, dini eserler. Viyana'da yoksul bir mezara gömüldü, yeri bile tam bilinmiyor. Ama müziği ölmedi, şehri zenginleştirdi, dünyayı güzelleştirdi. Deha paradoks: sahibi acı çeker, dünya faydalanır.
Salzburg'dan ayrılırken son kez kaleye baktım. Tepenin üzerinde, sisle örtülü, görkemli. Mozart bu kaleyi her gün görmüştü — doğduğu evden, yürüdüğü sokaklardan, çaldığı kiliselerden. Kale ona ne ifade ediyordu? Güvenlik mi, hapishane mi, güç simgesi mi? Bilmiyorum. Ama biliyorum ki o bu şehirden kaçtı, bu dağlardan, bu darıktan. Viyana'nın cazibesine kapıldı, orada özgür oldu, orada öldü.
Tren hareket etti, Salzburg geride kaldı. Pencereden son bir bakış: barok kubbeler, yeşil nehir, beyaz zirveler. Güzel bir şehir, huzurlu bir şehir, sıkıcı bir şehir. Mozart haklıydı — deha için çok dar. Ama benim için mükemmeldi. Çünkü ben deha değilim, sadece bir gezginim. Ve gezginler için her şehir yeterli, her şehir güzel, her şehir anlam dolu.